elif



HIKAYELER - YAŞADIĞIM HİÇBİRŞEYE PİŞMAN DEĞİLİM ÖFKEM YAŞAMADIKLARIMA...... - Blogcu



YAŞADIĞIM HİÇBİRŞEYE PİŞMAN DEĞİLİM ÖFKEM YAŞAMADIKLARIMA......

11/6/2007 - güzel bir hikaye

Kategori: HIKAYELER

 

 

Affın Erdemi

 

 

Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.
Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.
Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.
O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/5/2007 - netten

Kategori: HIKAYELER

 

 

Tam boy görünüm için tıklayın

 

KÜÇÜK KIZIN ARMAĞANI

Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...

Bayram sabahı küçük kız paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü, acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına... Bir gece önce yaptığından utandı...

Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızına gene bağırdı:

- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun?!

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:

- O kutu boş değil ki baba, dedi. "İçini öpücüklerimle doldurmuştum"

Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.

Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/5/2007 - netten

Kategori: HIKAYELER

 

BU HİKAYEYİ  ÇOK BEĞENDİM VE SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM

 

 

 

Anneler meleklere benzer

 

Üç Kalp

- Annem nerede baba?
- .......................
- Ne zaman gelecek?
- Yat artık Melis geç oldu.
Babama ne zaman annemle ilgili bir şey sorsam ya bana yatmam gerektiğini ya mutfaktan bir şey getirmemi ya da bunun gibi şeyler yapmamı söylerdi. Henüz sekiz yaşındaydım ancak sorularımın babamın yüzüne getirdiği keskin karanlığı fark edecek kadar büyüktüm.
Babam aslında çok yakışıklı sayılmazdı. Halalarım hiç bahsedilmeyen olaydan önce babamın genç ve yakışıklı olduğunu söylerlerdi. Simsiyah, gür saçlarıyla kasabanın ortasında dimdik yürürken bütün genç kızlar gizli gizli pencereden onu süzerlermiş. Ama en çekici yanı gülüşüymüş. Gülüşüne kimse dayanamazmış. İşte buna inanamıyordum! Çünkü babam hiç gülmezdi. Karşımda duran bu kır saçlı, omuzları çökmüş, asık suratlı adamın bir zamanlar bütün genç kızları kendine aşık eden biri gibi düşünmek bana çok zor geliyordu. Babam ve aşk.. Yan yana bu iki kelimeyi yakıştıramıyorum.
- Yatmak zorunda mıyım? Hiç uykum yok!
- Ne diyorsam onu yap!
Babamla asla tartışılmazdı. Son sözünü söylemişti ve benim gidip yatmam gerekiyordu. Yerimden kalktım ve odama doğru yürümeye başladım. Babama iyi geceler öpücüğü vermemiştim. Bu benim ona cezamdı. Ona kızdığım zamanlar hiçbir şey söylemeden odama giderdim. Bir süre sonra odama gelir, uyuyup uyumadığıma bakardı. Bense uyuyor taklidi yapmakta ustalaşmıştım. Beni öper ve kendi odasına doğru yürürdü. Onun ayak seslerini dinlemek tarif edemeyeceğim bir güven duygusu verirdi bana. Her ayağını yere basışı “Buradayım, yanındayım” der gibiydi.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen hala gece yatağıma yattığımda babamın ayak seslerini duyuyorum. Başka hiçbir insanın ayak sesine benzemiyor onunkiler. Kendine öz bir ritmi vardı babamın yürüyüşünün.
O gece de yatağımın içine girmiş babamın gelmesini bekliyordum. Her an gözlerimi kapatıp, numara yapmak için tetikteydim. Etraf sessizdi. Babam televizyonu kapatmıştı. Bu her an gelebilir demekti. Gerçekten de aradan çok geçmeden babamın ayak sesleri koridorda duyulmaya başladı. Hemen gözlerimi kapadım. Repliksiz oyunuma başladım. Babam içeri girdi, ışığı yaktı. Olağan dışı bir durum var demekti.
- Uyumadığını biliyorum Melis
Yatakta doğruldum ve babama baktım. Ben odama geldiğimden beri babam sanki on yıl daha yaşlanmıştı. Korkunç görünüyordu. Yüzü kararmış, gözleri içine çökmüştü. Tanrım! Babam ağlamış mıydı? Gülmezdi ama ağladığını da hiç görmemiştim.
- Konuşmamız gerek
- .......
Şimdi biri bana ne zaman konuşmamız gerek dese içimden bir şeyler kopuyor. Kara sarı bir beniz gözlerimin önünde beliriyor. Kaçıyorum hemen geçiştiriyorum. Sanki karşımdakinin ağzından zehir çıkıyormuş gibi uzaklaşıyorum oradan.
- Sana bir hikaye anlatacağım. Annenin hikayesini.
Yine her şey onun istediği gibi ilerliyordu. Her zaman sorduğum sorunun cevabını onun cevaplamak istediği zamanda alıyordum. Annemin hikayesi.. kendimi bildim bileli babamın dudaklarından dökülmemişti bu sözcük. Aklımdan bir sürü soru geçiyordu. Güzel miydi? Ona benziyor muydum? Şimdi neredeydi? Neden yanımızda değildi? Ve en önemlisi beni sever miydi? Bütün bu sorular boğazımda düğümlenmişti. Babam ilk defa annemden bahsedecekti ve ben soru sorarak onu kızdırmak istemiyordum. Olur ya kızıp bir sözcük daha az söylerdi. Yutkunup yüzüne baktım sadece.
- “Melis, annen ....” dedi.
İçimden bağırıyordum ona. “Evet annem? Ne oldu anneme? N’ olur devam et baba , n’olur”
- Annen hayatımda gördüğüm en güzel kadındı. Onunla burada kasabada tanışmıştık. Hani tepenin orada boş bir ev var ya oraya yaz tatili için ailesiyle birlikte gelmişti.
Kafamı salladım. O evi biliyordum. Yıkık dökük, iki katlı, kocaman bir evdi. Ben bildiğimden beri boştu bu ev. Bazen kuzenlerimle birlikte oraya gider, birbirimize evle ilgili korkunç hikayeler anlatırdık. Çocukluk işte... Şimdi o soğuk, boş ev annemin varlığıyla canlanıyordu zihnimde. Örümcek ağları arasından içeri girdiğim cesaretimi kanıtlamak için dolaştığım o odalarda annemde dolaşmıştı. Simsiyah olmuş duvarlar renklenmeye başladı. Annemin dokunduğu tırabzanlara dokunmuştum. Aynı odada oturmuştuk. Korku hikayeleri anlattığım köşelerde kim bilir annem neler anlatmıştı.
- “Onu ilk kez bahçede gördüm. Büyük çınarın altında oturuyordu. Üstünde yeşil bir elbise vardı. Sanki doğanın bir parçasıydı. Duruşuyla elbisesiyle çimlerle bütünleşmişti sanki. Sapsarı uzun saçları vardı.” Durdu ve gülümsedi “tıpkı senin gibi”
Duydunuz mu saçlarım anneminki gibiymiş. İşte şimdi okuldaki çocuklara bir çift sözüm vardı. Bizim buralarda herkes siyah saçlıydı. Sarı saçlarımla hep dalga geçilirdi. Yarın okula gider gitmez herkese söyleyecektim. Benim saçlarım anneminkiler gibi! Koşup aynaya bakmak, saçlarımı görmek için sabırsızlanıyordum. Ama kımıldamadım. Kalkarsam babam dinlemediğimi sanıp gidebilirdi. Işıldayan gözlerimle babama baktım. Benim saçlarım anneminki gibi!
- İlk gördüğüm anda onun benim için yaratıldığını anlamıştım. O evleneceğim kadındı. Nitekim öyle de oldu. Evlendik. Hayatımın en mutlu anlarıydı. Her gün, akşam olması, eve dönüş saatimin gelmesi için dua ederdim. Akşamları ona gelmek, onun beni evde bekliyor olması inanılmazdı. Böylesi bir mutluluğu tadacağım aklıma gelmezdi. Sabaha kadar sohbet ederdik. Sesi, en karanlık yerleri bile aydınlatırdı. annen konuşmaya başladığında kuşlar bile susardı, utanırlardı seslerinden. Uyumak istemezdim onunlayken. Uyuduğum her saniye onu görmekten mahrum kaldığım bir yıl gibi gelirdi bana.
Babam anlattıkça coşuyordu. Annemle geçirdiği mutlu günleri hatırladıkça yüzü parlıyordu. Nasıl da kıskanıyordum onu! Annemi hatırlıyordu, ona dokunmuştu, onunla konuşmuştu. Benimse annemle ilgili hiçbir anım yoktu.
Babam anlatmaya devam ediyordu. Benim doğumumu, annemin bana sarılışını, gecelerce uykusuz kalıp başucumda bekleyişini...
Rahatlamıştım artık annem beni seviyordu. Peki ama neden gitmişti?
- Bir gün sürpriz yapmak istedim annene doğum günüydü. İşten erken çıktım, en sevdiği çikolatalı pastadan aldım. Sevinç içindeydim. Gizlice eve girdim. Pastayı dolaba koydum. Salona gittim annen orada değildi. Yatak odasından senin ağlama sesin gelmeye başlamıştı. Koştum, beşiğinde yatıyordun, yalnızdın, annen yoktu. Her yere baktım yoktu. Seni bir başına bırakıp dışarı çıkmazdı. Koştum herkese haber verdim. Bütün kasaba onu arıyordu, perişan olmuştum. Bir ay boyunca hiçbir ses çıkmadı. Bundan yedi yıl önce bugün cesedini buldular. Yanında bu mektupla birlikte.
Babam cebinden bir kağıt çıkarttı ve bana uzattı. Tek kelime etmeden çıktı odadan. O tanıdık ayak sesleriyle yatak odasına gitti.
Yıkılmıştım. Annem ölmüş müydü? Neden söylememişlerdi bana? Ben bunca zaman onun geleceği hayaliyle yaşarken... ağlıyordum, deli gibi ağlıyordum. Annem, benim annem ölmüştü. Sabaha kadar ağladım. Neden sonra aklıma mektup geldi. Hala elimde tutuyordum. Titreyen ellerimle açtım.
“ Canım kızım,
bu mektup ne zaman eline geçer bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman.. ama yine de anlatmalıyım. Beni suçlamadan benden nefret etmeden önce beni anlamaya çalış.
Ben şehirde büyüdüm. Ailemin durumu çok iyiydi. Babam hastalanınca kasabanın havasının iyi geleceğini söylediler. Tatil için buraya geldik. Şehirde büyümüş biri için buranın ne kadar sıkıcı olduğunu sana anlatamam. ben şehir hayatına, kalabalığa ve gösterişe alışmıştım. Kasabanın sakinliği ve sadeliği bana yetmedi. Bunları yaşadığım sırada babanla tanıştım. O kadar saf o kadar temizdi ki.. tanıdığım hiçbir erkeğe benzemiyordu. Bana bu aşk eğlenceli geliyordu. Bir kasabalıyla evlenip burada yaşamak bir macera gibiydi. Ailemin itirazlarına rağmen babanla evlendim. Beni çok seviyordu. Bende onu çok seviyordum. Başta her şey çok güzeldi ama sonraları bu yaşantı beni boğmaya başladı. Baban için her şey yolundaydı. Bütün gün evde oturup onu bekliyordum. Eski hayatımı özlüyor, buradan nefret ediyordum. Dışarıdan her şey normal gözüküyordu ama içten içe eriyordum. Ve bunu göremediği için babandan nefret ediyordum. Daha sonra sen doğdun. Gördüğüm en güzel bebektin, benim bebeğimdin. Bir süre evcilik oynayarak, anne rolü yaptım, avuttum kendimi ama bu da yetmedi. Aklımdaki düşünceler beni kemirmeye başladı.
Bugün doğum günüm keşke farklı şeyler yazabilseydim bu kağıda. Söylemek zorundayım, bugün sana vurmak istedim. Ağlıyordun, ne yapsam susmadın. Allah’ım! Sana vuracaktım. Minicik korumasız bebeğime vuracaktım. O an anladım, babana ve sana daha fazla zarar vermeden, aklımdaki beni kemiren düşünceleri yok etmeliydim.
Bebeğim, belki zamanla beni anlarsın. Delirmek üzereyim. Baban sana iyi bakacaktır. Benden daha iyi. Her şeye rağmen seni ve babanı çok seviyorum.
Annen, “
Göz yaşlarım bitmişti. Kalktım. Çekmeceden makası aldım ve bütün saçlarımı kestim. Benim saçlarım anneminki gibi!!! Hayır benim saçlarım anneminki gibi değil! Sobaya koştum, kafamda kalmış birkaç tutam saçı da közle siyaha boyadım.
Evet sekiz yaşındaydım ancak daha dağlarda yetişen çiçeğin evde saksıya konunca solacağını anlayacak kadar büyümemiştim.
Şimdi 32 yaşında sarı saçlı bir genç kadınım.


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/5/2007 -

Kategori: HIKAYELER

myspace

 

 

GÜL MASALI

 

Bir zamanlar uzak diyarlarda küçük bir kasabada dürüst ve çalışkan bir genç yaşarmış. Tüm gün ustasından öğrendiği gibi demir döver kasabanın tüm ihtiyaçlarını giderirmiş. Sutean adındaki bu genç adam herkes tarafından sevilen sayılan biriymiş.Bir gün dükkanına eski bir tencereyi tamir ettirmek isteyen hizmetçisi ile birlikte Rosa adında çok çok güzel bir kız gelmiş.. Sutean görür görmez bu kıza aşık olmuş, ama kız ona fazla yüz vermemiş. Tencereyi bırakıp dükkandan çıkmış. Güzel kızın ayrılması ile birlikte sanki dükkandaki ateş sönmüş; demirci Sutean'in kalbini buz gibi bir şey kaplamış. Güzel kızın kalbini kazanabilmek için bir çare aramaya başlamış. Ocağının başına oturmuş düşünürken bir parça demir almış ve onu şekillendirmeye başlamış. Çalıştıkça çalışmış ve ortaya çıkan şey şimdiye kadar yaptığı hiçbir şeye benzememiş. Eşi benzeri görülmemiş bir çiçek yapmış demirden... incecik yaprakları birbiri etrafında kapanan dünyanın en güzel çiçeğini... Sabah tencereyi almaya sadece hizmetçi kız gelmiş. Demirci Sutean üzülse de güzel kızı göremediği için tüm umudunu çiçeğine yüklemiş ve aşkının elçisi olarak göndermiş hizmetçiyle...güzel kız çiçeği görünce büyülenmiş, kalbi yumuşamış ve Sutean'in aşkına karşılık vermiş... Sutean güzeller güzeli kız ile evlenmek için kızın babasından izin almak üzere yaşadıkları şatoya gitmiş.Güzel kızın babası bir büyücüymüş, ve kızının sıradan bir adama, bir demirciye aşık olmasına çok öfkelenmiş. Bu ilişkiye hemen bir son vermeye yemin etmiş. Hemen orada Sutean'i öldürecek bir lanet okumaya başlamış ki, kızı dizlerine kapanıp onu engellemiş.bunun üzerine büyücü kurnazlığa başvurmuş; Sutean eğer sabaha dek şatonun etrafını demir bir çit ile çevirirse kızı ile evlenmesine izin verecek eğer başaramazsa güneş doğarken Sutean taşa dönecekmiş. Eğer korkuyorsa bir daha dönmemek üzere şatoyu terk edebileceğini söylemiş demirciye.. Demirci korkup da sevdiğini terk edebilecek biri değilmiş. Hemen işe başlamış, durup dinlenmeden çubuklar, teller hazırlayıp onları diziyormuş. Sabaha karşı büyücü demircinin çiti yetiştireceğini anlamış, ve onu engellemek için aklına bir kurnazlık daha gelmiş... kızının kılığına bürünmüş ve şarkı söylemeye başlamış. Şarkı öyle derin öyle güzelmiş ki... demirci çekicini bırakıp dinlemeye başlamış...Büyücü güneş doğana dek söylemiş. Güneş ışıkları penceresine vurduğunda güzel kız uyanmış, hemen pencereye koşmuş; çitin yarısı duruyormuş... demirciyi uyarıp güneş ışığından kaçırmak istemiş, ama geç kalmış.. Gün ışığı üzerine değer değmez genç adam taşa dönüşmüş...büyücü neredeyse mutluluktan uçmak üzereymiş. Babasının oynadığı oyunu gören kız çok üzülmüş, ve elinde demircinin hediyesi olan demir çiçek ile taşa dönüşmüş olan sevgilisinin yanına koşmuş. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... göz yaşları taşı eritememiş, ama demirden çiçeği canlandırmış. Gözyaşları ile beslenen çiçek büyümüş, serpilmiş, tüm şatonun etrafını çevrelemiş. Demircinin tamamlayamadığı çiti çiçeği tamamlamış. Bu güzel çiçeği görüp beğenenler alıp başka yerlere de ekmişler ve böylece tüm dünyaya yayılmış. Güzeller güzeli Rosa'nin (Gül) anısına her yerde onun adı ile anılır olmuş.


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

HAYATIN İÇİNDEN

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım

Kategoriler

Arkadaşlarım

mamila
azidee
ahmetyazar
kozan
orgusepeti
erena
nadirecigdem
loana
mavideniz035
borsaci72
songulacikgoz
turkulusu
sberna
muzurx
tacir
birseyvar
yusufhilal
sass2007
vatanseverpatriot
robinemt
hayattasarimi
inciceylan
elislerivesanat
ecrinsahin
hayatsevince
elifozturk
annemdenornekler
siirkutusu